www.dayoglu.com

.

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Ayhan'ımı Tanıyorum

E-posta Yazdır PDF

Yatağı hiç değişmeyen bir ırmak gibi sakince akan hayatımdaki beklenmedik iniş-çıkışlar nedendir bilmem hep korkutur beni. Hele hele bu iniş –çıkışlar alışkanlıklarımdan vazgeçmek zorunda bırakacaksa beni iki kat artar korkum.

Farklı yerler görme heyecanıyla tatile çıkan insanların aksine; yola çıkmak bile kâbustur benim için. Hani;  şöyle bir sabah uyanalım, binelim arabaya rüzgar bizi nereye atarsa orada durur, nerede boş yer bulursak orada kalırız, diye bir seçenek yoktur benim hayatımda. Gideceğim yerlerin programını çok önceden yapar hatta orada yapılacakları ve saatlerini bile belirlerim. Tüm bu düzen titizliliği içerisinde programdan bir şey şaştı mı yalnız sinirlenmekle kalmaz etrafımdaki herkesi de sinirlendiririm. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da en çok eşimi sıkıyorum sanırım.

 Bu yüzden “bir insanı tanıyabilmek  için onunla yolculuk yapmak gerekir” sözünden hareket edecek olursak benimle kimsenin arkadaşlık etmek istemeyeceğinden korkuyorum.  

13 Nisan’da 41 yaşımdan gün almaya başladım. Yaşlandığımdan mıdır bilmiyorum bu zamandan sonra değişmesem de esnekleşmeye başladım.

Yaşadığım tüm bu sıkıntı, endişe ve değişimlerin en yakın tanığı; uzun yolları beraber yürüdüğüm yol arkadaşım, hayat arkadaşım biricik eşim Ayhanım’dır.

Benim için hayatımın en iyi kararıdır Ayhan. Daha 20 yaşındayken tanıdım onu. Hani, evleneceğin kişiyi ilk gördüğünde anlarsın, derler ya… Evet, ben Ayhan’ı ilk gördüğümde hayatımı dolduracağını anlamıştım. Bugün bile o ilk bakışı dün gibi hatırlıyorum…

Arkadaşım Şule’nin bugün artık yaşamayan babası, o zamanlar Anadolu yakasının en ünlü pastanelerinden birinin sahibiydi. Gündüzleri beraber gittiğimiz bilgisayar kursu çıkışlarında şule pastaneye gider kimi günler ben de ona takılırdım. Ama böyle günlerde belli bir saatten sonra evde olmak zorundaydım. Ne de olsa en yakınlarıyla aynı apartmanda yaşayan Karadenizli bir ailenin kızıydım ve babam olmadığı için anneme söz gelsin istemezdim.

Şule’nin, aralarında bizim akraba ve ahbaplarımızın çocuklarının da olduğu bir arkadaş grubu vardı. Bazen onarlın da olduğu ortamlarda bir araya geliyorduk. Sohbet esnasında Ayhan adı çok sık geçerdi.

Ayhan gündüzleri babasının oto tamir atölyesinde çalışıp akşamları da üniversiteye devam ettiği için benim gündüz katılıp erkenden ayrıldığım bu ortama ancak geç saatlerde katılma fırsatı bulabiliyordu. Dolayısıyla;  normal şartlar altında, onunla tanışabilecek kadar bile saatlerimiz uymuyordu.

 Bir cumartesi günü yine Ayhan’ın olamadığı bu grupla gittiğimiz Sapanca gezisinde bol bol fotoğraf çektirmiştik. Bu fotoğrafları tab ettiren  gruptaki arkadaşlardan biri Ayhan’a benden hoşlandığını  söyleyerek –ki ben farkında bile değildim- bu fotoğrafları göstermiş. İşte Ayhan’ın beni ilk görüşü böyle olmuş…

Onunla tanışmamız ise 23 nisan 1988 akşamı gerçekleşebildi.

O akşam annemden Şule’nin de yardımı ile kopardığımız izin ile büyük bir grupla Çamlıca Tepesi’ne çıkacaktık. Şule ve birkaç arkadaş beni Kanlıca’daki evimizden almaya geldiler. Gelenler arasında bizim yakın akrabamız –aynı zamanda Ayhan’ın en yakın arkadaşıymış- Alican’ın da olması annemden izin koparmamızda önemli bir etkendi. Zira Alican onun için bir güvence idi.

Akşam vakti arkadaşlarımla dışarı çıkabilmenin verdiği mutlulukla arabaya bindim. Arabada şu adını sık sık duyduğum ve içten içe merak ettiğim şu meşhur Ayhan’ın da bize katılacağını öğrendim. Demek nihayet tanışabilecektik beyefendiyle…

Tabii o zamanlar cep telefonunun adı bile yoktu. Bu yüzden buluşulacak yerler ve saatler önceden kararlaştırılırdı. Ayhan da önceden karalaştırıldığı üzere Beylerbeyi’ndeki Sağlık Merkezinin önünde bizi bekliyordu. Buluştuğumuz noktadaki o ilk bakışını hiç unutmuyorum. Beyaz Pegeout’sunun direksiyonunda onu görmemiz için yaktığı sinyalin aydınlığındaki o unutulmaz ilk bakış…

Daha sonra hep beraber Çamlıca Tepesi’ne çıktık. Aşağı yukarı 10-15 kişiydik.  Ayhan’ım o kadar yakışıklı, sesi ve görüntüsüyle o kadar etkileyiciydi ki; o çok nefret ettiğim hiç kimseye yakışmaz dediğim bıyık ve sakal bile ona ayrı bir çekicilik katıyordu.

Ben onun görünüşündeki etkinin büyüsündeyken üşüyen bir arkadaşımıza çıkarıp ceketini verince ona daha derinden vurulmuştum.

O gece eve döndüğümde anneme Ayhan’dan söz edişimi dün gibi hatırlıyorum. Annem ise beni uykulu gözlerle dinlemiş; anlattıklarımı anlamamıştı bile…

 

CHANGE

Peter Drucker
To survive and succeed, every organization will have to turn itself into a change agent. The most effective way to manage change successfully is to create it. But experience has shown that grafting innovation onto a traditional enterprise does not work. The enterprise has to become a change agent. This requires the organized abandonment of things that have been shown to be unsuccessful, and the organized and continuous improvement of every product, service, and process within the enterprise (which the Japanese call Kaizen). It requires the exploitation of success, especially unexpected and unplanned-for ones, and it requires systematic innovation. The point of becoming a change agent is that it changes the mind-set of the entire organization. Instead of seeing change as a threat, its people will come to consider it as an opportunity.

ZAMANA MEYDAN OKUYUP ZİRVEYE TIRMANDI

ARADIĞINIZ KELİMEYİ YAZIP "ENTER" TUŞUNA BASINIZ


AYLİN'İN SON YAZISI "ÖZGÜRLÜĞE KOŞU" YAYINLANDI

Telif Hakkı © 2010 www.dayoglu.com. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla!, GNU/GPL lisansı ile dağıtılan bir Özgür Yazılımdır.